Ayla Kutlu’dan “Zehir Zıkkım” Hayatlar...


    

Estetik üretim, dil işçiliği, anlatım güzelliği, birey, bireyin toplumsallığı... Bunların hepsi ve daha fazlasını Edebiyat’ta, daha Türkçe söylersek “Yazın” sanatında bulabiliriz. Gerçekçi yazın’da, mutlu mesut yaşamlar da işlenir, zehir zıkkım olanları da... Bu yaşamlar, tarihin belli bir döneminde geçse de, kronolojik bir düzlemde ve bilimsel bir katılıkla ilerlemez.

Keza tarihin kronolojisini yazmak tarihçilerin işi ama, o tarihi yapan milyonlarca insanı bir özneye indirgeyerek o insanın, insanların acılarını ağıtlarını yaşamlarını ölümlerini işte o estetik dil işçiliğiyle yüreklere kazıyanlar şairler ve yazarlar.

1938 doğumlu Ayla Kutlu da onlardan biri; hemen tüm eserlerinde özellikle kadınların, kız çocuklarının her dem kaderi yapılan kederini okuduğumuz yazarın dördüncü öykü kitabının başlığı “Zehir Zıkkım Hikâyeler”. Yazar, hikâyelerini iki ayrı bölüme ayırmış bu kitapta; “Yabancılıklar”da altı, “Kadınlar ve Kuyular”da dört hikâye var. “Zehir Zıkkım Hikâyeler adını kimliğinden alan bir kitap. Düşünmemek, özeleştiri yapmamak istiyorsanız, amacınız okuyarak eğlenmekse, bu kitabı elinize bile almayın.” notu düşmüş arka kapağa yazar.

Bir yazın ürünü elbette keyif de verir okuyana; estetiğin ve zihinsel etkileşimin bileşimiyle hatta sayfalara, kitaba dokunurken bile kültürel bir haz duyar insan. Yanı sıra en birincil amaç ise düşün’dür yine de. Düşünce ve anlam arayışı olmayan bir “yazın”-keza sanat- hep eksik olmaz mı?

“Karakterlerim çok yaktılar beni.” derken yazar ne kadar haklı. Bu okuyan için de geçerli, neredeyse hiçbir satırında gülümseyemediğimiz “bir ayna” tutmuş kadın cinsine Ayla Kutlu.

40’lı yıllarda geçen “Tanıklar” öyküsünde; “özveri ve çare”nin hep ondan beklendiği, ezilmişliği ve “süpürgenin eline yapışmış”lığıyla ve bir o kadar kocasına “hâlâ âşık” oluşuyla tanımlanan bir anne var. Okur yazar, kendini sanat’a veren, dergi yayımlayan, evin ekmeğinden önce gazete ve dergisini düşünen idealist bir baba...

Aynı zamanda; “Kadın hem akıllı olacak, hem aptal görünecekti. Hem saygılı hem kimliksiz, hem usta hem acemi, hem dişi hem cinsiyetsiz olmalıydı.” diye düşünen bir koca! Bu düşüncelerin aynı ‘idealist’ kişide olması bizi şaşırtır mı?

Uzun savaş yıllarından sonra Batı’ya açılsak da, “Doğu’ya özgü insafsız değer yargıları”nı henüz (ve hâlâ) aşamadığımızı mı gösterir? Peki “Köyde üç sınıflı ilkokulu bitirmiş” olması mıdır “eğitimli” baba’nın aşağılayarak karısına el kaldırması, “erkeklik gücü”? (Ya da burjuva siyasi yetkesini feodalden alırken, ataerkil felsefesi de yanına mı eklenmiştir?)

Bu çelişkili yaşamın tanıkları olan üç çocuğun ortancası ve tek kızının ağzından öyküleşiyor o günler; savaş yıllarının yoksunluğu, Doğu toplumlarının “insafsız değer” yargıları, kadının ezilmişliği, erkeğin yine kadın sayesinde yeniden ürettiği üstünlüğü... Yüzyılların karanlığında bırakılan kadınların, cılız da olsa bir ışıkla aydınlanması ama cılız ışığın çok da yayılamayışı...

“Matmazel Dimitra’nın Bitmeyen Hikâyesi”ne Birsen başlıyor, ondan el alıp okura anlatmaya devam ediyor yazar. Öykünün ilk on sayfasında bu neşeli ve kendi kendiyle de dalga geçen Birsen’in halk ağzı anlatımı var. Kitabın birazcık olsun soluk alabildiğimiz tek bölümü sanki...

Komşu Ermeni ailenin dört kızı var. Baba Kirye Dimitri’nin, beşinci de kız olunca lohusa anneye yapmadığı eziyet kalmıyor. “İnsanın medenisi gâvurlukla Müslümanlıkla olmuyor, yaşadığı topraktan, havadan oluyor. Al bizimkileri, vur onlara...” diyor Birsen.

Kendi eşi de ilk zamanlar el üstünde tutuyor onu; “Gençlik!” diyor Birsen; “Hayallere yol verir de, yaşamaya az izin verir, bilirsin.” Yıllar geçtikçe başka kadın, kadınlar getiriyor eve, çok gücüne gidiyor ama ne fayda; “Anama babama haber salıyorum, oralı değiller. ‘Buraya gelirsen yere yurda sığamazsın’ diyorlar. Yani istemiyorsa zift çekeyim ensesine diyemiyorum.”

Kendini, kadınlığı, evliliği sorgulasa da geç kaldığının farkındadır; “Niye gider kadınlar erkeklere, koşarak, kaçarcasına? Niye ezilmeyi kabul ederler, niye kapatırlar kırgınlıklarını uzun bir zaman; seslerini yükselttiklerinde iş işten geçmiş olur?” Maddi gerçeklik bile bir yere kadardır, zira kocası kumarda evini bile satmış, bir sarhoşluk gününde ellerini sakatlamış ve çalışmak Birsen’e kalmıştır. Sesini yükseltse de iş işten geçmiştir!

Komşudaki baba şiddetini, annenin edilgenliği ve evden çıkarılmayışını anlatıyor. En büyük çocuk Dimitra’yı ilk defa altı yaş haliyle tanıyor. Babasının onu okutmadığına, küçücükken terzinin yanına çırak verip, 17 yaşında zırva bir sebepten, Dimitra’yı artık hiç sokağa çıkarmadığına şahit oluyor Birsen.

Çocuk işçileri çalıştıran bu sosyete terzisi de konuşturuyor onu; “Çırak kızların konuşmalarına, hele gülüşlerine izin vermiyor. Yazık değil mi yavrucaklara? Sabah sekiz olmadan evden çıkan, ortalık kararırken dönebilen çocuklar bunlar. Bütün gün sus, sus, sus. Gece evde babanı kızdırmamak için sus... Dünyada zengin olacaksın. Zenginin zalim olma hakkını, hak yeme hakkını herkes tanır.”

(Bugünün ‘küresel’ terzileri geliyor aklıma. Dimitra gibi binlercesini sömüren, aklını ve ruhunu yaralayan... Hak yeme hakkını sonuna kadar kullanan bu zenginlere karşı hak verilmez alınır diyen örgütlü yoksulların da geldiği gibi...)

Zor yıllar bazı dönemlerde daha zor... “Apartmanların arasına sıkışmış gâvur...”sanız hele! Mesela fotoğraf’a gönül verip bir de “dağ tepe dolaşıp fotoğraflar” çekerseniz “casus”luk kuşkusuyla tutuklanabilirsiniz, Dimitra’nın kardeşi gibi...

Ya da; “Bu da neyin nesi?” diyebilirler; kardeşinin düğününde bir erkekle konuşan Dimitra için; “Bizim bu, Anadolu’daki Rum cemaatinde kadınları bırakıp erkeklerle sohbet etmek, kendini kadınlardan üstün görmek değilse ne demektir? Okula da gitmemiş; evinden çıkmazmış, ama deryalar gibi okurmuş. Böylesinden karı olur mu? Hadlerini bilen, yerini kabullenen hanım kadın çıkar mı böyleleri arasından?” diye yorum yapabilirler...

(Gâvurlukla Müslümanlıkla elbette ilgisi yoktur bu baskı’nın da... Adı üstünde düzen, değişikliği kaldıramazdı her dem!)

Dimitra babası öldükten sonra da çıkmadı sokağa. Tüm kızların nişanlıkları gelinlikleri çeyiz bohçaları, mahallenin kıyafetleri ama onun elinden çıktı. Felçli annesine de bakıyordu; “dikiş makinesi önünde başını bile kaldırmadan” eritti gençliğini ve hayatını. “İnsanlarını tanımıyordu şehrin. Sokaklardan caddelere dönüşmüş geçiş yollarını bilmiyordu. Şehrin nerelere kadar uzandığından habersizdi.”

İki ev arasındaki bahçeyi biliyordu yalnız... “Bahçe? Bir zamanlar vardı öyle bir şey. Şimdi iki apartman ve park yeri.” olmuştu bile...

Yıllar sonra bir gün en şık kıyafetini giyip çıktı sokağa; “Bu şehirde hiçbir namuslu kadın deniz kıyısında, tek başına salınarak yürümemiştir. Bu da kimdir?” diyen oldu ve o enişte’ydi ve aile anında yargıladı!

Bu telaş neydi? Sanki koruyucu despotluk kızlara ve kocalarına miras olarak geçmiş de bütün ailenin Dimitra’yı izlemesine hak tanımış.”

Aile’ye kızsa da kendi muhasebesini de yapıyordu; “Kirye Dimitri’nin emrini onun ölümünden yirmi beş yıl sonra dinlemez olmak, sokaklara çıkıp salınmak neye yarardı? Yürek boştu, amaç yoktu...

Ya yürek dolarsa? Hayır ona da izin yoktu mecliste! “Ablaları, ışıksız yaşamına bir katkı istediğini, apartmanların gölgesinde, çok karanlık ve güneşi kesilmiş evde, farklı bakışların aydınlığını, farklı soluğun sıcağını özlediğini, nasıl olur da anlamıyorlardı?

Dimitra’nın evde sevdiği tek şey bahçedeki kuyuydu ve şimdi kendi kuyusunu oluşturacak, kurduğu hayali orada yaşayacak, kendini dünyaya kapayacaktı. “Avluyu, bahçeyi, çatıyı kaplayacak ve gideceği yerin son sınırına kadar örtecek bir örtü yaratacak, kendini ve evini yakınlarından koruyacaktı. Hatta düşlerini korumalıydı örtü. Yalnızlığını da... Acılarını, çirkinlikleri, esirliği, yalnızlığı, yaşamadığı cinselliği de örtecek olan bu örtü hayatının son önemli şeyi. Belki de en önemlisiydi baştan beri... Habersiz olduğu için başka şeylerle uğraşmıştı bugüne kadar...”

(Ülker Köksal’ın Sacide karakteri gelir akla burada, o Dimitra’nın tersine, artık düş kurmaktan vazgeçmiş; elindeki mesleğin ve kendinin farkına vararak yalancı düşlerin ve ‘hâkim erkek’ gölgesinin üstüne örtü çekerek bağımsızlaşmıştı.)

“Ödeşme”de iki kadının yoldaşlığı var. “Osmanlı bitmiş, asker azalmış, eşkıyanın günü...” Dönem o dönem. 17 yaşındaki Helin seviyor Emin’i. Emin’in Aleviliği’nin ne önemi var onlar için. Ne var ki iki aile de istemiyor. Kaçacaklar. Yardımcı olan Ermeni Vartan ve karısı Zaruhi.

Kaçamıyorlar. Eşkıya, Vartan’ı annesini ve Emin’i binbir işkenceyle katlediyor. Ya iki kadın? “Zaruhi’yi içeri sürüklediler ve yapacaklarını yaptılar.” Helin’i ise korudu Zaruhi, dokundurtmadı ona. “Uçurumun kıyısından almıştı” onu ve eve getirildiğinde “namusuna bir şey olmayan” Helin hanımlığını korurken, Zaruhi “üstündeki kir tohumlarını unutamadı, sularla arıtamadı.” yıllarca.

Helin hep ona baktı yaşlılığında, hiç hakkını ödeyemeyeceğini düşünerek... O öldükten sonra da bir ritüel gibi mezarına kaynar sular taşıdı, ancak böyle “ödeşebileceğine” inandı. Yıllar yıllar sonra, kaynar sularla öldürülen o tohumların yerini yeni taze tohumlar alacaktı. Buna inandı.

Vartan, Zaruhi’yi tanıtırken; “Benim avrat okuma bilir Helin Bacı. Yazma bilir. Fransızca konuşur, kitapları var, onları okur. Benim gibi odun değildir. Niye bilmem ama çok hoşuma gider bu.” diyordu.

Nice güzel insanları yok eden ve her dönem kendine yol bulan -her dönem bulan- “onca rezilliği yapan eşkıyalar af aldı, silah verdi, yiğitlendiler ölene kadar...”

Tohumların filizlenmesini sadece mezarlıklardan beklemekti belki de eksikliğimiz...

“Uzaklarda Kalan” başlıklı öykü birinci savaşta, 1915’te geçiyor. Emperyalizmin kıta kıta asker dolaştırdığı savaş yıllarında... Geri ve borç içinde kalmış ve yozlaşmış ve tükenmiş Osmanlı’nın “fakru zaruret” içinde bırakılan toprakları paylaşım alanı yapılmış çoktan.

Fransa’nın işgal plânı da doğudaki Ermenileri kullanmak, halkların arasına nifak sokmak... Dönemin İttihat ve Terakki’si ise çözümü bölgede tek Ermeni bırakmamakta buluyordu. Yani “Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi” bir yaptırım! Koca Nazım’ın dediği gibi; “Ama bu yürek, o dilden anlamıyordu pek”...

Ermeniler kadın, yaşlı, çocuk; yiyecek torbalarıyla, hayvanlarıyla ve korkularıyla ve yürüyerek zorunlu bir göç yolculuğuna başlatılıyor. “Kadınlar mutfaklarını, kümeslerini, çiçeklerini, çocuklar oyuncaklarını, kuzularını” bırakırken ağlıyor. Onlara yiyecek hazırlayıp veren Müslüman komşuları da... “En dertliler yürünecek yolda mutlaka ölüp gidecek yaşlılar ki istemeseler bile hem çekecek hem çektireceklerdi.”

“İsyanlar çıkmış, büyük kavgalar, düşmanlıklar olmuştu ya, sonsuza kadar sürebilir mi düşmanlık? Göz göze gelirsen, sesini duyarsan, tuz ekmek alıp verirsen, komşu hakkı diye sahanlarla yiyecek değiş tokuş edersen düşmanlık sürmez. O kadar mı; ayrı dinden olsan da benzer âdetleri paylaşır, ölümde de doğumda da helvanı, çöreğini, andacını birlikte hazırlarsan, davulun zurnan aynı havaları çalarsa...  nasıl olur da komşuluk etmez, dostluk hayat boyu sürmezdi?”

Göz göze bakıp tuz ekmek yoldaşlığı yaptıkları’na emanetlerini bırakan da olmuştu, kim bilir yakında geri döneceklerdi. “Dostluk hayat boyu” değil miydi?

En acı ayrılık, en zor emanet ise canından bir parçayı bırakmak... Ermeni gelin yeni anne olmuşken göç başlıyordu ve yürüyüşün dördüncü günü tam da onun köyüne vardılar. Köy boştu, tek bir evde gebe bir kadın vardı. Yaşamından endişelendiği hasta bebeğini bağrından söküp “memleketlimsin” diyerek emanet ediyordu o kadına. Onun farklı bir dinden olduğunu aklına bile getirmeden...

“O küçücük, yoksul bir kadındı. Onun için oğulları ve kızları dünyanın merkeziydi. Yaşamı; dölleri ve hastalığı arasında geçti gitti.” diye anlatılan Müslüman kadın, bebeği kendi çocuklarından ayırmadan sevgiyle büyütüyordu yıllarca... Ve yıllar sonra o topraklarda karındaşının izini sürmeye gelecekti diğer oğul... Buluşacaklar mıydı?

Uzaklarda kalanlar nasıl da çoktular... “Ne kadar çocuktular”...

Yaşamın Şiiri”nde Dilber var. “Urfalı, yoksul ve geleneksel şiddete yatkın bir ailenin ezilmiş kızı.” Bugün ise adının çağrıştırdığı anlamdan da kırsaldaki yaşamından da çok çok uzakta. O bir şair, Almanya’da “felsefe eğitimi alıyor, doktora yapıyor, üç dili edebiyatı sanatıyla biliyor.” Çok ilginç bir bohemliği var, zira bunca birikimi olduğu halde “karısının kazandığı parayla uygar bir erkek olarak yaşayan, çevresine güzel kadınlar toplayan bir kocası var”, iki de çocuğu...

Kocaman ve karmakarış bir yapı’da yabancı bir aileyle birlikte yaşıyorlar. Onun da şiirlerinde kuyu var, karanlığı seviyor, karanlıkta yazıyor, odasında ışık istemiyor. Kaldıkları yapının kaos’u orada kalanların yaşamını karşılıyor tam da; istekleri “yaşamı kurallardan ve sınırlarından soyutlamak.”

Kuyunun şiirini yazıyorum. Kendimi öyle bir ortamda bulmam gerekiyor. Şiirimi karanlıktan duyabiliyorum ancak.” diye anlatırken arkadaşına; “Kuyularımızı aslında biz yaratırız. Bu yalnızca bir şiir değil benim gerçeğim.” diyor.

Sonunda anlatıcı arkadaşı da “Ne önemi var kurallara bağlanarak yaşamanın...” notunu düşüyor; “Güç, yaşama anlam katmakta...

Sadece geleneksel kural ve sınırlar mı var evrende? gibi bir soru geliyor aklıma. “Yaşamak ve algılamak yetiyor bana” diyen bir şairin neyi algıladığını tam algılayamıyorum!

İkinci bölümdeki öykülere de bir iki cümleyle değinecek olursam:

Ayla Kutlu, “Harut Marut melekleri” ve “Zühre yıldızı”ndan oluşturulan bir meseli kullanmış “Piç” öyküsünü oluştururken. İçgüdülerine yenilen erkekleri ve başına gelenlere -ama gerçek ama metafor- sağır dilsiz kalanları anlattığı bir dram...

Ful ve Kül” öyküsünde; yeniyetmelikte birbirlerini sevseler de o saflığı, ne beraberliğinde ne de karşısındaki erkekte hiçbir zaman bulamayacak bir kadın var. Tersine hep kullanılan, hep aşağılanan ve her defasında hâlâ umudu olan bir kadın. Aşk’ın sahiden de anlaşılmaz bir şey olduğu da görülüyor bu öyküde; “Biri var, gelip beden kafesine yerleşmiş, önceleri tanıdığı kimliği ezmiş, itmiş, sıkıştırmış. Artık bu kimlik olacaksa kimliği, ona alışmalı...”

İpek böceği Bakıcısı” da bir savaş öyküsü... Tüm yakınlarını yangında kaybeden kadının sessiz çığlığı... “Tavuklar yarın burada yine eşinirdi. Kenef çukurundan sızanlar, ektiğimiz diktiğimiz sebzeleri ağaçları büyütecekti. Biz yoktuk ama. Günün ağarışını göreceğimizi sanmıyordum.”

Terlik” öyküsünde; ‘Gelin terliği’ bir metafor olarak kullanılırken hem emek ve hem de yaşamdan kaçış’ı da simgeliyor. “Hemen birkaç günde, birkaç uykusu bölünmüş gecede, onu sevda sanıyorsun. O özgürlüğün, o pırıltılı yaşamın. O, başkalarına benzemez erkeğin!

Sonra zor soru; “Tutsak bir hayatın içinde debelenmek hayatı seçmek midir?” Cevap çok ağır...

 

Ayla Kutlu’nun destansı, romantik bir anlatımı var. Uzun ve kısa öykülerinde farklı anlatım dili ve tekniği kullanan yazar konu odaklı bir bütün yaratmış. Dinsel mitlerden de yararlanarak kurguladığı öykülerde memleketi İskenderun ve çevresi ve yaşadıkları da ağırlıklı bir yer tutuyor; keza farklı din dil kültürle kurulan yaşamlar ve elbette savaş yılları, yoksulluk, yoksunluk ve bir o kadar yeni bir yurt kurma heyecanı...

Zehir Zıkkım Hikâyeler’de kayalar, kayalıklar, kuyuların öne çıktığını; bir o kadar emek, özveri, vefa ve aşkın odağındaki kadınları izliyoruz. Karanlık ve sert ve karalarla dolu hayatı simgeliyor kayalıklar. Kuyu ise bazen yaşamın sona erdiği bir maddeye dönüşürken, bazen de dışarıya kendini kapatan, kapattığı yerde hayalini yaşatan bir imge oluyor. Tam da Matmazel Dimitra’nın dediği gibi; “Yaşanacak şeyin hayali, yaşanmakta olandan daha parlak. Düş gerçeğe yeniliyor. Gerçek sıkıcı. Hayat, kendi koyduğu kanunlarla bütün yenileri eskitiyor.”

‘Eylemsiz düşler’ ve ‘distopik gerçek’ arasında seçeneksiz kalıyor Kutlu’nun karakterleri...Peki emek? (Emek veren birine ‘eylemsiz’ diyebilir miyiz?)

Evine, çocuğuna, çocuklara verilenden ayrıca el emeğiyle yaratan, maddi katkı da getiren kadınların tek isteği ise bir gıdım ‘hayat’, yeni yuva’sına gelirken... “Çeyiz nedir? Hayatını göklerde kuş gibi uçuracak hayallerinin gökyüzünden yakalanıp çaputlara hapsedilmesi. Bakarsın ki hayat farklı, kapatırsın sandığı, çeyizlerin hepsini unutursun...

 İstismar edilen çocuklar, çocuklarını kaybeden, kullanılan, dışlanan, çocuğuyla birlikte kendini de yok etmek zorunda kalan kadınlar... Okumamış, okutulmamışlar... Öykülerde bunları da sık sık görüyoruz.

Kayalarda, kuyularda, sokaklarda, evlerde, fabrikalarda, tarlalarda, savaşlarda, işgallerde, bu düzende; bu alçak sermaye düzeninde heba olmuş yaşamlar... Bu düzene gösterilmeyen itiraz, edilmeyen mücadele ve duyulan karamsarlık, somut emeği de distopikleştirmiyor mu?

Kadın karakterlerini ağırlıklı olarak boyun eğmiş, dayatılanı kabullenmiş, direnmeyen bir yapıda çizmiş Kutlu. Sadece “Yaşamın Şiiri”ndeki ayrıksı şair kadın kırmış görünüyor çemberi ama o da kendi çemberini yaratmış yine kendince ve o ‘bohem’ yaşamıyla yazarın olumlu(!) bitirdiği tek öykü olmuş gibi!

Hikâyelerin “zehir” gibi olması bu yüzden değil mi zaten? Başkaldırı ve eylem’i sevmiyor sanki yazar? Kendine de etrafına da yabancılaştırıyor, yalıtıyor ya da kayalıklarda ve kuyularda yok edip, “yarınsız bir uykuya” geçiriyor kadınları...

Yazarın yaşamına baktığımızda 40’lı çocukluk yıllarında babasının Antakya Halkevi müdürü olduğunu, kendisinin tam da 60’lı yıllarda Siyasal Bilgiler’den mezun olduğunu, 80’lerde yazmaya daha yoğunlaştığını görüyoruz. Bununla birlikte ne İkinci Dünya Savaşı üzerine bir paragrafını okuyoruz; ne üniversitelerde kaynayan kazan, öğrencilerin ABD’ye, Nato’ya karşı eylemleri ve onlara kullanılan şiddet üzerine düşüncesini ya da bunların yazın’a etkilerine dair bir sözünü görüyoruz. Kurgularında da anılarında da ileri bir toplumsal eleştiri bulunmayan yazar gerçeği olduğu gibi vermekle, üzülmekle, belki biraz da eleştirmekle, geçmiş güzel günlerin sevinciyle yetiniyor.

Anılarının devamını da yazacağını belirterek birinci kitabını sonlandıran Ayla Kutlu; “Devamında, yaşadığım toplum, üstümde fazlasıyla etkin olacak.” diyerek bir farklılığı da muştuluyor, belki...

(Değerlendirme sadece son öykü kitabı ve anıları üzerinden yapılmıştır.)

 

“Zehir Zıkkım Hikâyeler” 2001, Bilgi yayınevi

“Zaman da Eskir” 2006, Bilgi yayınevi

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Trabzon nire? Zonguldak nerede? ‘Kara Cevher’ kimin cebinde?