Ve Akıl çağı... ve Hurda yığını... ve Uçurum...
“Başka hiçbir kitabım için,
yoksulların ekonomik açıdan aşağılanmasını inceleyen ‘Uçurum İnsanları’ kadar
kalp ağrısı çekip gözyaşı dökmedim.”
Jack London (1902)
Jack London, en yaygın okunan
romanı (1906) “Beyaz Diş” adlı kurdun yaşamı üzerinden vahşi doğa ve bu vahşiliği
sürdüren insan’ı anlatıyor ve bir bakıma kapitalizmin vahşiliğini de
vurguluyordu. Bir fabl misali hayvanlara karakter-duygu yükleyen yazar, bu konuda
dönemin baskıcı ‘siyasi’ eleştirilerine karşı şöyle bir not düşme gereği de
duymuştu:
"O (kurt) bunları
düşünmedi; sadece yaptı. Ve bunu, anlatımımın tıkanmasına ve sanatsal
prensiplerime aykırı olmasına rağmen defalarca tekrarladım. Bunu, ortalama
insan anlayışına, köpek-kahramanlarımın soyut muhakeme ile değil; içgüdü, his,
duygu ve basit muhakeme ile yönlendirildiğini yerleştirmek için yaptım...”
“Demir Ökçe”yi 1908’de
yazmıştı. Bunda ise, bugünün ÇUŞ’ları olan “tröst”lerin aşağılık meta
felsefesini ve insan’ı hiç yapan tarihsel döngüsünü vurguladı. Bu oligarşik sermaye
iktidarının faşist demir ökçesi altında ezilen, günler boyu çalışan ve
değersizleştirilen işçi sınıfının mücadelesini anlattı. Bu yolun uzunluğunu,
zorluğunu, bedelini distopik ve bir o kadar ütopik veriyordu.
1909’da yazdığı “Martin Eden”
adlı gemi işçisinin hayali büyük bir yazar olmaktı, para kazanmaktı. Bunun için
çok mücadele eden, kendini yetiştiren ve sonunda amacına ulaşan Martin hep alt
sınıfları yazdı, onların hayatının iyileştirilmesini umdu, kazandığıyla onları
destekledi. Parasız olduğu dönemde içlerine girdiği küçük burjuva çevresi aşağılasa
da onu, sevdiği kadın için buna katlanıyordu Martin. Kendi de bir nevi burjuva eylemsizliğini
giyse de üstüne, burjuvazinin ikiyüzlü ve sömürgen yapısına, boş şeylerle uğraştığına
tanık oldukça daha da tiksindi hayattan. Üstüne giyindiği bireyciliği, hiç’çi
bir felsefeye kadar indirdi ve ‘hayatın anlamsızlığı’na varması uzun sürmedi,
intihar etti!
Martin Eden’i okuyup morali
bozulan bir liseliyi dinlemiştik. Genç bir işçinin zor koşullarda çalışıp
kendini eğiterek bunca mücadelenin ardından başarılı olduktan sonra denize
atlayıp hayata veda etmesi, hayal kırıklığına uğratmıştı genci... Bu
eleştiriler, yazıldığı dönemde de olmuştu ve London’ın bu konuya dair de notu
vardı:
“Martin Eden bir burjuvaydı,
bireyciydi, sosyalizmi ilkel buluyordu; bu yüzden intihar etti. Ben sosyalistim.”
Martin Eden’in âşık olduğu burjuva
kadın, onu güzel konuşmaya, iğrenç ve karamsar değil umutlu, iyimser şeyler
yazmaya, burjuva yaşamın asaletine(!) çekmek isterken; Demir Ökçe’nin genç
işçisi Ernest ise âşık olduğu burjuva kadına “giysilerinden kan damladığını”
anlatıyor, onu dönüştürüyordu. “Toplumsal
evrim insanı çatlatacak kadar geç” oluyorsa da “insan kardeşliği yılları”nın
yaşanacağına inanıyordu.
Hepsinden önce 1903’te yazdığı “Uçurum
İnsanları”, “dünyanın gördüğü en büyük, en zengin, en güçlü
imparatorluğunun merkezi”nin eteklerinde geçiyor! Sanayi Devrimi ve
kapitalist şafak doğuyordu Batı Londra’nın burjuvazisi üstüne! Ve Doğu yakasında
tersine evrim’e yol açan bu şafak, halkına uçurum’u gösteriyordu!
Jack London, gazeteci refleksiyle
orada yaşamaya, yaşayarak yazmaya gitti. “Uçurum’un dibinde en güçsüzler,
sersemler, embesiller vardı. İnsan hayatı o kadar ucuzdu ki, bunlar çocuk
sahibi oldukları takdirde, hepsi kendiliğinden çürüyüp gidiyordu.”
Onlar gibi paçavralar giyerek içlerine
girdiğinde, en gerçeküstü karamsar romancıların bile hayal edemeyeceği anlara
tanık oluyor yazar. (1950’lerde Yaşar Kemal, London gibi kimliğini gizleyerek, sonradan
kitaplaşan röportaj dizileri hazırlamıştı Cumhuriyet gazetesine.)
“Doğu Londra; zenginlerin
güçlülerin ikamet etmediği, gezginlerin uğramadığı, iki milyon işçinin
yığıldığı, ürediği ve öldüğü bir getto... Bir sınıf olarak işçiler, iktisadi
efendilerinin eliyle gittikçe daha fazla tecrit ediliyorlar. Onları kalabalık
halde bir yerlere sıkıştıran bu süreç hem ahlaki bozukluğa hem de ahlâk
yoksunluğuna yol açıyor.”
Banyonun olmadığı tuvaletin
dışarıda olduğu bir odanın içinde dört kişinin ‘yaşadığı’ (biri engelli genç,
biri hasta baba...) haberi ise bu kitaptan değil, hayır! Hemen peşine, ekonominin
yüzde 3 virgül yedi büyüdüğü haberi verilen bir 21’inci yüzyıl bülteninden...
Yüz yirmi beş yıl sonra tek fark, onları (onları?) beyaz ekranlarda izlememiz! Daha
öncesinde, anne sokakta hurda toplarken, barındıkları tahta barakada çıkan
yangında can veren beş minik çocuğu da öyle izlememiş miydik?
“Umutsuzluk ve sefalet
Başlarındadır doğumdan beri;
Çirkin küfürler, daha çirkin
gülüşlerdir,
Onların ilk ninnileri.”
“Hayatta yapabilecekleri tek
şey düşmeye başlamaktır; bu düşüşü çocukları ve onların çocuklarının çocukları
tamamlar. İnsan her zaman hayattan talep ettiğinin daha azını alır. Talepleri
zaten o kadar ufaktır ki, ellerine geçen daha da az şey onları kurtaramaz.”
“Bir sınıfın üstünlüğü için,
başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır.” diyor London. Ve bizler, her geçen
gün artan dünya gelir uçurum’u rakamlarıyla; kişisel servetlerin, ülkelerin
bile ekonomisini geçen aşkınlığıyla yaşarken, aslında üst sınıfın ahlâksızlığını
da farketmiyor muyuz? “Yönetici sınıftan hiç kimse insanlık mahkemesine
çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez.”
Birleşik Krallık’taki Taç Giyme
Töreni’nden sesleniyor yazar; “Bu debdebenin, abesliğin, gösterinin, bu ne
idüğü belirsiz maskaralığın; maddeye hükmeden, yıldızların sırrını çözmüş, aklı
başında ve makul insanların eseri olmadığına, aslında masallar diyarından geldiğine
inanmayı tercih ediyorum.”
Masallar diyarı bitmiyor,
krallıklar şekil değiştirse de devam ediyor, maddeye hükmeden insan maddeyi
kapital’e, akıl çağı’nı simya’ya döndürmeye devam ediyor!
Sadaka kültürü hep var, her yerde
var! Mesela “Selamet Ordusu” kurmuş Hristiyan gönüllüler; karın doyurma ısınma
karşılığında ‘çok değişik’ vaazlar veriyorlar; sabredene şükredene cennet
olduğuna, tersinin ise cehennem yolunu açacağına dair! O sırada sadece buldukları
bir lokma ekmeği hızla yemekle meşgul olan sefiller için ise; “Onları
bekleyen cehennemden korkmayacak denli, yeryüzündeki cehennemi kanıksamışlardı.”
diyor yazar.
Evsizlerin “Çivi” dedikleri
geçici çalışıp ‘karın doyurdukları’ yerler de var; “Verdikleri ekmek somunu
o kadar serttir ki yarım litre su içmeden çiğneyemezsin.” Yine 21’inci
yüzyıla baktığımızda geçici çalışan, günübirlik çalışan, hiç çalışmayan, ‘medeni
hayatın boncuğu kredi kartları’na yığılan borçlarla geçinmeye çalışanlara yine
aynı vaazların verilmesi, geleceğe defalarca atom bombası atmak değil de nedir?
“Kendiniz için yeterli
görmediğiniz bir şey, başka insanlar için de yeterli değildir. Ekonomi bilimi
ve en güçlünün hayatta kalması ilkesi bundan farklı bir şey söylüyorsa, gidip
kendilerini asabilirler.” derken yazar çok çok haklı değil mi? Üstelik öyle
bir “açlar ordusu” var ki ne Düşkünler Evi’nin ne Selamet Ordusu’nun yetişmesi
mümkün olmuyor bu orduya!
Ve öyle şeyler var ki Uçurum
İnsanları’nda, bunlara birinci gözden tanık olan London’ın ruh halini düşünemez
oluyor insan... ‘Makinelerin şafağı’na tüm duygusallığıyla lanet ediyor:
“Elverişsizler ve gereksizler!
Sanayi onlar için hiç tantana etmez. Çalıştıracak insan sıkıntısı yoktur ne de olsa...
Elverişsizler ve gereksizler! Toplumun mezbahasında ölen sefiller, hor
görülenler, unutulmuşlar. Bir fahişelik nesli -erkeklerin, kadınların,
çocukların, etin ve kanın, canın ve ruhun fahişeliği; kısacası emeğin fahişeliği.
Uygarlığın insan için yapabildiği buysa, vahşi ve çıplak halimizi geri verin
bize. Bu makinenin ve uçurum’un insanları olmaktansa; ıssızlığın, çöllerin yere
çöküp oturduğumuz mağaraların insanları olmak evladır.”
Ve elbette bilimsel gerçekçi bir
aydındır Jack London. Kitabına yazdığı önsözde; “Ben insanlığı, bireylerden
ziyade politik bileşimlerle değerlendiririm. Toplum büyür, politik makineler
ise parçalanıp ‘hurda’ olur.” diyordu. Uçurumları ve hurda yığınını tarihe
gömecek olan da ‘akıl ve bilim’ değil midir?
Uçurum İnsanları, 1903
Beyaz Diş, 1906
Demir Ökçe,1908
Martin Eden, 1909

.jpeg)

Yorumlar
Yorum Gönder