Kayıtlar

Dansçı çocuklar, madenciler, sahne...

 Devrimleri belirleyen 'ekonomi-siyaset' olsa da ayaklardan biri de 'sanat'tır. Burjuva devrimi; romanı, tiyatrosu, müziğiyle de geldi, onlar geliştikçe devrim gelişti, devrim durakladıkça ve savruldukça sanat da geri kalarak yozlaşsa da, engellemelere rağmen kendini yeniledi. İlerici sanat geçmişi de içine alarak insanı yeniden yaratıyor aslında her dem. MÖ 534'te taş yapıların ortasında bir üst sınıf eğlencesi olarak başlayan tiyatro, günümüze kadar öyle evrilmiş ki taş yapılar asansörlü sahnelere, binlerce kişinin izleyici olduğu görkemli mimari yapılara dönüştü, yeri geldi tekrar dışarı çıktı, sokak tiyatrosuyla halkın arasına karıştı. Üst sınıf yozlaştıkça tiyatro eleştirdi, alt sınıflara bu yozluğu gösterdi. Sinemasını da izlediğimiz Billy Elliot'ın sahnenin büyüsüyle bir başka hal aldığını gördük sanki! Peki sadece sahnenin büyüsü mü? Bir bakalım... Filmde ne kadar karamsar bir hava, akışın nedenlerini tam algılayamadığımız kapalı kalan bir anlatım, bir ...

"Düşlerinden asılmak" ve bir ozan...

 "Güneş vurmuş dereler gibi ışıl ışıl akmalı mısralarım. Bulanık sulardan hoşlanmam. Ne var ki bu yolu tutunca da, sizi ozan saymayıveriyorlar. Saymasınlar, ben onların ozanı değilim ki, ben halk ozanıyım." Milli mücadeleye katılmış, eğitimci bir ailenin evladı olan Kansu diğerleri gibi bir savaş çocuğuydu, 1919'da doğmuştu. Daha çok şiirle uğraşmış, memleket edebiyatı dediğimiz çizgide insan ve yurt sevgisinin merkez olduğu eserler vermişti. Mustafa Kemal'e hitap ettiği bir şiirinin son dizesi "Asarlarsa assınlar bizi düşlerimizden" çok etkileyicidir, yurtseverliğin ruh hâlidir aslında ve ne kadar da gerçektir ozanın yaşamına baktığımızda... Ceyhun Atuf Kansu'yu bana anılayan "Baba yağmur bitti" kitabı oldu. Öykülerini de yaşanmışlıkların kurgusuyla yazmış. Çok sade, naif; doğa, hayvanlar, çocuklar, köylü, kentli, her türden insan halleri yansıyor satırlardan.  "Kadir'in şapkası ve urbası" Cezanne resimlerindeki anlamı yakalamaya...

Büyük hırsız ve toplayıcılar...

 "İki türlü yozlaşma vardır. İlki insanların kanuna uymaması. İkincisi kanunların insanları yoldan çıkarması." Montesquieu demiş. "Genç Karl Marx" filmi böyle başlıyordu.. "Hırsızlıkla toplamayı bir tuttunuz.." Zonguldak'ta kaçak ocakta ya da bahçesinden kömür çıkaranlar ve "hırsız" damgası yiyenler aklıma geldi... Böyle bir girişimde bulunup yakalanan kişinin siciline "hırsızlık" işliyor ve bundan sonra kamu'da işe girme şansı da kalmıyor. Maden yatakları ise sermayedara -büyük ve yasal hırsıza- devredildiğinde, büyük bir işçi sömürüsüyle kömürü çıkartan, üstüne büyük kârlarla kömürü satan olarak "seçkin işveren" oluyorlar. İlki açlıktan yokluktan kanuna uymayarak kaçağa girip kömür çıkarıyor ve "yaşarsa" hırsız oluyor! İkincisi "kanunun yoldan çıkarmasıyla" halkın malına el koyuyor ve kâr üstüne kâr ederek holdingleşiyor, daha da kanuni oluyor! İlkel usullerle kömür çıkarmaya binevi toplayıcılık d...

İnsan Cengel'e girerse..

 "Orman Çocuğu" adıyla yapılan çizgi animasyonunda izlemiştim yıllar önce Mogli'yi. (yön:WolfgangReitherman, 1967) Çok sevimli bir mizahı vardı, hayvanların her biri ayrı matraktı ve küçüklü büyüklü çok eğleniyorduk izlerken. Sonunda 'insan köyü'nde gördüğü kıza aşık olmasını, kızın o şeker sesiyle söylediği şarkıyı ve ormandaki dostlarından ayrılıp kızın peşine gitmesini Mogli'nin, kimse yadırgamıyordu! Bu filmin uyarlandığı "Cengel Kitabı" ise pek öyle eğlenceli değil(bence). Mesela baba kurdun: "Tüm orman senin, gücünün yettiği her şeyi öldürebilirsin." kuralını yadırgamaz mıydınız? "Zamanı gelince Serhan'ın (kaplan) sana yapmak istediğini sen ona yapacaksın!" demesi? (Kurt, hadi aslanım diyor insana, kaplanı öldür!?) En sonunda öldürünce de "Bir köpek gibi geberdi!" demesi?! Ve neden gri maymunlar bu kadar dışlanıyor, deli muamelesi görüyor? (Evrim'i sevmiyor olabilirler mi!) Zaten "Bu insan cinsinin de ...

Zonguldak Sergi Odası'nda bir film...

 "Herkes bu savaşın, tüm savaşları bitirecek savaş olduğunu söylüyordu. Bundan sonra böyle korkunç bir tecrübe yaşamayacaklardı.” Böyle yazıyordu 1. savaşı tüm o ilkel korkunçluğuyla yaşayan asker! Devletler modernleşip barışsever oldular, evet, artık savaş sanayisini değil savunma sanayisini güçlendirecekler, o içidışı bir savaş bakanlığını(!) savunma bakanlığı yapacaklardı! Yıllar önce açılan "Savunma araçları sergisi"nin başlığı manidardı: "Herkes savunuyorsa saldıran kim?!" "Goya Hayaletler ve Şeytanlar" belgeseliyle doğrudan ilgisi olmasa da aklımdan bunlar geçti önce. "3Mayıs1808" tablosu odağa alınarak anlatılan filmde, Goya'nın "Savaşın Felaketleri" başlığıyla yaptığı resimler, gravürler, bakmaya zorlandığımız görüntüler savaşın nasıl bir karabasan olduğunu çok yakın sahnelerle anlatıyordu. Yanıbaşımızda korkunç katliamların sürdüğünü bilirken üstelik, figürlerin gözlerine bakmak daha da zor. Goya'nın yaşadığı yılla...

"umut insanda"... umut isyanda

 İlkokul 4'te kararım netti, gazeteci olacaktım! Habere giderken kaza geçirip yaşamını yitiren 2 gazeteciden mi etkilenmiştim, yoksa şu her kitapçığını keyifle okuduğum gazeteci Tenten'in maceralarından mı, bilemiyorum? Yıllar sonra Tenten'in "kötü" bir çocuk olduğunu öğrendiğimde ne kadar da şaşırmıştım! Kongo ile ilgili "bağzı" şeyler okurken* Tenten geldi aklıma; "Tenten Kongo'da"yı okumuştum ben, acaba beynime ne gibi şeyler sızmıştı! Şimdi tabii ki simsiyah bir çocukla arkadaşlığından başka hiçbişiy hatırlamıyordum.  Elleri kesilen Kongolu çocuklar ve kauçuk işçilerinden bahsettiğini sanmıyorum elbette, 20 milyondan 10 milyona düşen nüfusundan da ve onları köle gibi kullanıp, onların kanıyla "modern" Belçika zenginliğinin yaratılmasından da... Emperyalist kapitalizmin hakkını veren(!) ABD ve Avrupa devletlerinin Afrika kıtasını sömürürken kullandığı yöntemler aynı; işgal, yağma, işkence, aşağılama, soykırım... Faşist yönteml...

Çok "Acı Lokma"

1917 doğumlu Fahri Erdinç’i “Kalkın Nazım’a gidelim” kitabıyla tanıdım. “Acı Lokma” romanı, özgeçmişinden ilgimi çekti ve yazarlığıyla da geri planda kalmış bu mücadeleci kişiyi keşke daha çok kişi okusa, diye düşündüm. Siyasi kimliği nedeniyle yıllarca yurtdışında sürgün yaşayan Erdinç “Acı Lokma”da hem bu yılları hem tütüncülük yapan ailesini, bu çevrede geçen çocukluk ve köy öğretmenliği yıllarını anlatıyor. Endişeli bir kaçışla başlıyor ilk sayfalar; vatanlarından mecburi kaçan 3 arkadaş tam da Sabahattin Ali’nin katledildiği yerlerden geçiyorlar. “Özgürce soluyamadığımız, yönetimine katılamadığımız yerse eğer vatan, ben vatansızım.” diye düşünüyorlar. Çocukluğunu büyüttüğü Ege kasabasının tütün işçiliği yapan bin çeşit insanını, bir yandan inkılapların girdiği köyde bir yandan geriliğin bastırdığı davranış modelleriyle ve kara mizah bir anlatımla ortaya seriyor Fahri Erdinç. “İnsan, sırtında taşıdığı insanı kardeşi bile olsa çekemiyor.” cümlesi, yoksunluğun çaresizliğini anlatıyo...