Kayıtlar

Resim
  Bir kitaptan akla gelenler ve Said’in taş’ı... 90’ların sonu 2000’lerin başında Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl, Radikal gibi mevkuteler pek meşhurdu. “LiberalSol yazarlar” bir nevi Avrupa solu, Batı Sosyal demokratlığı gibi abuk kavramları zihinlere yerleştiriyordu buralarda. (Abukluk ‘sol liberal’le başlıyordu zaten!) Boyalı basın sevmeyen ‘ciddi’ okurlar, ‘çok çeşitli fikirler’in yer aldığı teorik yazıları okumayı tercih ediyordu! ‘Hümanist İslamcı’ Ali Bulaç’tan ‘teorik Marksist’ Murat Belge’ye, ‘Kürtçü Batıcı’ Muhsin Kızılkaya’dan “çocuk pornosu izleme hakkı”nı savunan Gülay Göktürk’e, Bayrampaşa Cezaevinde yakılan siyasi mahkumlar için “kendi kendilerini yaktılar” yazan Ali Bayramoğlu’ndan her devrin adamı Oral Çalışlar’a, Etyen Mahcupyan’a, YetmezAmaEvet’çi, Birikim’ci, Mahalle baskısı’cı, Ahmet İnsel’e, Ömer Laçiner’e... Hepsi bu gazetelerdeydi! Her sözden eden, her sazdan çalan, dinler arası, diller arası, kültürler arası, ırklar arası (belki sınıflar arası!) diyalogdan...

Ayla Kutlu’dan “Zehir Zıkkım” Hayatlar...

Resim
     Estetik üretim, dil işçiliği, anlatım güzelliği, birey, bireyin toplumsallığı... Bunların hepsi ve daha fazlasını Edebiyat’ta, daha Türkçe söylersek “Yazın” sanatında bulabiliriz. Gerçekçi yazın’da, mutlu mesut yaşamlar da işlenir, zehir zıkkım olanları da... Bu yaşamlar, tarihin belli bir döneminde geçse de, kronolojik bir düzlemde ve bilimsel bir katılıkla ilerlemez. Keza tarihin kronolojisini yazmak tarihçilerin işi ama, o tarihi yapan milyonlarca insanı bir özneye indirgeyerek o insanın, insanların acılarını ağıtlarını yaşamlarını ölümlerini işte o estetik dil işçiliğiyle yüreklere kazıyanlar şairler ve yazarlar. 1938 doğumlu Ayla Kutlu da onlardan biri; hemen tüm eserlerinde özellikle kadınların, kız çocuklarının her dem kaderi yapılan kederini okuduğumuz yazarın dördüncü öykü kitabının başlığı “Zehir Zıkkım Hikâyeler”. Yazar, hikâyelerini iki ayrı bölüme ayırmış bu kitapta; “ Yabancılıklar ”da altı, “ Kadınlar ve Kuyular ”da dört hikâye var. “ Zehir Zık...

Trabzon nire? Zonguldak nerede? ‘Kara Cevher’ kimin cebinde?

Resim
  (1800’lerin sonları...) Trabzon, Çarlık Rusyası’nın saldırıları altında; şimdiden ve mecburen bir sanayi kasabası olan Zonguldak’ta ise işgal devletlerinin sultasındaki ‘kömür kumpanyaları’ işçi arıyor... Zonguldaklı Hatice Erol’un yazdığı “Gölgesiz Topraklar”ın Mehmet’i de iş aş gelecek umuduyla, çoluk çocuğu anasına emanet edip kömür kentine varmak üzere biniyor vapura. Zonguldağı’na indiğinde madencilere şaşarak bakıyor. Onlardan biri olması için epey zaman geçmesi gerekse de ona yardımcı olan işçilerle de dostluk kurmasını sağlıyor bu süreç. Bir kumpanya’ya barutçu olarak giriyor ve azimle sarılıyor işine... O kadar ki; “...Mehmet, ustabaşı Niko’nun güvenini kazanmıştı, elinin yatkınlığı, hızlı hareket etmesi, kendi görevinin yanında bir an boş durmayıp her işi yapması hoşuna gidiyor, takdirle izliyordu.” (Patron patrondur, boş duranı sevmez!) Zaten öyle ağır ve riskli bir iş ki maden, ‘fazladan’ iş yapabilen Mehmet’e şaşıyoruz biraz! (Madende “her” işi yapmak da pek güvenl...

Mülkiyet aşkın kâhyasıdır! (2. kısım uzun öykü)

Resim
  (Yolsuz Dere) ..."Parfüm şişesini deviren adamın kokusuyla” âşık olan bir diğer kadının olduğu(!) son öykü; “Yolsuz Dere”. Adamı gördüğü anda cinsel çekime giren; “kızaran”, “nefes alamayan” bir kadın tipi çizilmiş! İlla ki bir erkeğin kanatlarına girerek mutlu ev kadınlığına yükselme çabası ve mahalle kültürüne övgüyle bir geçmiş güzellemesi hissediliyor birçok yerde. “Komşu” erkek için şöyle diyor kadın; “Kimsesiz, yalnız ve yaralı bir kadına sahip çıktığını düşünerek insanlık görevini yerine getiriyor ve mutlu oluyordu.”  “Sahip çıkmak” tanıdık bir tabir! Biliyoruz ki; “Toprak ağalarının, kapitalistlerin ve tüccarın bulunduğu yerde, kanun önünde bile erkekle kadın arasında eşitlik olmaz.” “Sahip olmak” tam da bu makamlara ait olagelmiş ve Nizamülmülk’ün Siyasetnamesi’nden bu yana eşitsizlik kanuna bile geçmiş. “İnsanlık görevleri”, erkeğin lütfetmesi ve bireysel hümanist çabalar el üstünde tutabilir kadınları, evet… Marks’a göre ise; “Kadının aşağılanışı, kapitalizmin so...

Mülkiyet aşkın kâhyasıdır! (1. kısım, öyküler)

Resim
  “Erkek vuruyor-devlet koruyor” sloganı ne çok söylendi son yıllarda. Devlet de erkekti hâlbuki bildik bileli ve “erkek düzen”i korumaktı görevi. İktidar sahibi “erkek”ti ve denetleyicisi de “devlet”! Güzel!  Peki, Arife Kalender ne diyordu dizelerinde? “Tüm zamanlarda anamdan öğrendiğim / baba dilimin şiddeti / balyoz indirir duvarlarıma”; Başımızda hep “erkek” olmasını “anamızdan” mı öğrenmiştik biraz da? İlk Tanrıların bile “dişi” olarak mağara duvarlarına resmedildiğini, tam bir milyon yıl boyunca toplulukları kadınların yönettiğini bilirken; ne trajiktir şimdi bilinemezci bir ‘kader’e saplanan kadının, eril düzeni yapılandırması… Hem de sadece son bin yıldır süren eril düzeni… Nitekim ‘avcı-toplayıcı-göçebe’ kadının ‘sütü’ herkese yetiyordu o dönemde… Ne ki toplumların itici gücüyle yaşanan değişim, üretimde artış, çatışma ve çelişkilerle tarih ilerliyordu. ‘Biriktirme’ ve ‘Tanrı’ ve ‘toprak mülkiyeti’ derken ‘feodalizm’de her şey Tanrı’nın; yani onu temsil eden kralın o...

Zonguldak Belediye Sineması'nda #İFF günleri...

Pazartesi "Tam zamanlı"... "Avrupa rüyası, beyaz yakalı'ya da cehennem" olalı çok oldu! Küresel dünya o kadar eşitlikçi ki(!) sömürdüğü üçüncü dünya ülkelerinin işçileriyle kendi beyaz yakalılarını, üst sınıfa hizmet eden bir otelde temizlik yaparken "görünmez ol" emriyle ’eşit’leyebiliyor çoktan! Ve rüyalar şehri Paris, çalışan bir kadının uyumasına bile izin vermeyecek yoğunlukta iş-yol-ev döngüsünde soluk soluğa müthiş bir tempoya sahne olabiliyor. Ve tek başına baktığı iki küçük çocuğunu bırakacağı bir yuva bile olmayan kadın, kapitalist meta birikiminin doruğunda, iş gücüyle, sermayenin cennetini yaratırken bir yandan da ezilmeye, kendi cehennemini yaratmaya devam ediyor. Tam zamanlı, tam da zamanında bir telefonla gelen yaşam sevincini izleyenin de kalbinde hissettirse de "tam zamanlı yarı zamanlı" ismi verilen bu çalışma düzeni'nin, insan hayatını paramparça ettiğini de beyninde his'ettirdi! Salı "Kibritçi Kız"... Sev...

"Nedir Savaş?"

Resim
  …Bırak atom savaşlarını bir an İki komşu arasında sıradan bir savaşı düşün Kimileri yıllar yılı bitmiyor Atılan bombalar, harcanan mermiler Alınteri vergilerden Yakılıp yıkılmış bir şehir Kolayla mı yapılır yeniden Evlerin asansörü merdiveni penceresi Bir düşün serin kanla lütfen Dirilir mi yirmisinde ölen asker, askerler Bir düşün serin kanla, ya da sor bir uzmana Yanıtla şu küçük soruyu rica ederim Aptallık değil de nedir Nedir savaş?” ( 1) Konu savaş’sa orada ‘insan’ yoktur, bilirsiniz. “Harbin ilanı… Siperler… Durup dinlenmek bilmeyen karlar. Öbek öbek insan cesetlerinin kaşla göz arasında karlarla örtülüşü…” Selahattin Enis’in 1930’da yazdığı ve çökmüş İmparatorluk’tan çökmüş insan kesitleri çizdiği “Mahalle” romanı, Mütareke döneminde işgal altındaki İstanbul’da karısı ve 6 aylık bebeğini bırakıp savaşa katılan Rüştü’nün, dört sene sonra ‘evine’ dönüş yolunda karmakarış düşünceleriyle başlıyor. Daha baştan biliyor savaşın ‘ne’ olduğunu. Zira Balkan Savaşı’nda “Sokaklarda as...